let’s die-a-beat this!

if i’m doing what i am currently doing exactly one year from now, feel free to shoot me. 

now i’m going to see how long i can hold a d-chord”.

brooklyn nine-nine

incredible talent, mike schur’s sitcom (with andy samberg and chelsea peretti) gets picked up!

trackrecordradio:

“36 Chambers” albümünün 20. senesi ve yaklaşan Primavera Sound konserleri vesilesi ile bir Wu-Tang Clan seçkisi.

01 - Wu-Tang Clan - Clan In Da Front
02 - Method Man - Tical
03 - Ol’ Dirty Bastard - Shimmy Shimmy Ya
04 - Ghostface Killah - Nutmeg
05 - Raekwon feat. Ghostface Killah - Ice Cream
06 - Ghostface Killah - Winter Warz
07 - Method Man - Bring The Pain
08 - Ol Dirty Bastard - Brooklyn Zoo
09 - RZA - Samurai Showdown
10 - Wu-Tang Clan - Protect Ya Neck
11 - Ghostface Killah - One
12 - Raekwon - Criminology
13 - GZA feat. RZA - Liquid Swords
14 - Wu-Tang Clan - Gravel Pit
15 - Wu-Tang Clan - Ain’t Nothin’ Ta Fuck Wit

“i don’t know how many of you have heard, but there’s a flesh-eating virus going around. yeah. it’s called music.

29 Plays

xoxo#23: marnie stern

 

Benim de Söyleceklerim Var

Söyleyecekleri olanların, kalıplaşmalardan uzak duranların, hissettiklerini içinde taşımanın gereksiz olduğunu düşünenlerin temsilcisi, Marnie Stern The Chronicles of Marnia ile kadın gitaristlerin nelere kadir olduğunun, bir kez daha, altını çiziyor. Hayır, hem cinslerimi kayırmıyorum.

Bu yazının konusu, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, birtakim feminist söylemler ve benzeri düşünce ve savlar değil. Konumuz, genetik yatkınlık. Eskilerden Joni Mitchell, Joan Jett, Nancy Wilson ve Kelly Deal; nispeten-yeni müzisyenlerden ise, Kaki King, St. Vincent, Carrie Brownstein, Marissa Paternoster ve eline gitarı aldığı gibi, içinden çıkılması imkansız olmasa da güç olan bir cebir sorusunu çözen Marnie Stern genetik yatkınlığı haiz kadın gitaristlerden sadece birkaçı.

20li yaşların başında, üniversite sonrası bocalama hali hakimken, “ben bunu yapmak istemiyorum ama ne yapmak istediğimi de pek bilmiyorum” dediği bir zamanda, varoluşsal düşüncelerle boğuşurken müzik seviyorum, o zaman neden bu işi yapmıyorum demesiyle kendi kendine gitar çalmayı öğrenen (ve bunu yaparken başka müzisyenlerin eserlerinin nasıl çalındığını öğrenmek yerine kendi bestelerini yapan) Marnie Stern , gitara yeniden anlam kazandıran müzisyenlerden. Belki, alıştığımız liseden-terk yeteneklerden farklı olarak, kendi bestelerini daha geç bir yaşta (otuzlara yakınken) kitlelere duyurabildi ama önemli olan kişinin kendi isteklerini ve neye yatkın olduğunu eninde sonunda keşfetmesi değil mi? Kişisel bir gözlem ve belki de biraz tepkisel olacak ama her gün çok-da-hazzetmediği bir ofise gelip, bir kısım insanların kaprislerini çeken, mütemadiyen söylenen ve bir çıkış yolunu gözleyen arkadaşlarım gün geçtikçe çoğalırken, yeteneğinin ve daha önemlisi isteklerinin farkına varan bir Marnie Stern (her ne kadar sürünüyor olsa da) çok daha imrendirici geliyor.

Marnie, önce gitarın ustası oldu, altı sene boyunca uzun vadeli olmayacağı ilk günden belli olan bir ajansta çalıştı, en yakın arkadaşı ile saatlerce felsefi konular tartıştı, sevdiği müzisyenlerin bağlı olduğu birkaç plak şirketine kayıtlarını defalarca gönderdi. Marnie Stern bir modern zaman külkedisiymiş ve hayatı bir masaldan ibaret gibiymişcesine, acaba bu işin peşini bıraksam mı dediği zamanlarda şans yüzüne güler ve In Advance of the Broken Arm adlı çıkış albümünü Kill Rock Stars etiketiyle piyasaya sürer. Bundan sonra herşey güllük gülistanlık oldu demek istiyorum ama nafile. Kimsenin hayatı kolay değil ama birşeyi yapmayı kafaya koyan insan, mücadele etmek zorunda kalsa da (iyimserliği bırakmadığı müddetçe) sonunda amacına ulaşabiliyor.

image

2007 yılında In Advance of the Broken Arm’ı ilk dinlediğimde kısa ama vurgulu ve belli bir süre sonra kendini imha etmek üzere programlanmış mesajlar veren heyecanlı bir kız canlanmıştı kafamda. Kendime pay çıkarmaya çalışmıyorum ama son derece yerinde bir tabir olduğunu düşünüyorum. Ünlem başta olmak üzere ustaca serpiştirilen noktalama işaretleri, bir kısım hissiyat yüklemelerinin olabildiğince yalın anlatımı, sahneye çıktığı an itibariyle ahtapot şekline bürünen Zach Hill’in eşsiz ritim kabiliyeti, gitarın her bir teline bin anlam yüklenmesi, tükenmenin mükemmeliyeti gibi öğeler Marnie Stern’ü benzerlerinden farklı kılıyor.

Marnie Stern’ün çıkış albümünün adı, In Advance of the Broken Arm’ın ilham kaynağı Marcel Duchamp idi. İkinci albümü This Is It and I am It and You Are It and So Is That and He Is It and She Is It and That Is That, her ne kadar bir Fiona Apple albüm ismini çağrıştırsa da, James Broughton’dan bir alıntı idi. Üçüncü albüm ile bu değişti: “kişisel şarkılar yazdım, o zaman albümün adı da Marnie Stern olsun” diye karar vermiş. Yukarıda kısaca bahsedilen bocalamalardan geçen birinin çıkış albümü ve beraberinde gelen albümün isimlerinin etkisi altında kaldığı sanatçılardan seçmesi ve bunu müteakip çıkardığı ruhsal dengesini alt üst eden olayları (iki adet ayrılık hikayesi) açıkça dile getiren şarkıların (“For Ash”, “Cinco de Mayo”, “Things You Notice” gibi) yer aldığı albüme kendi adını vermesine şaşırmamalı. Bundan sonra, Marnie, ya kendi kuyusunu kazan bir mimar olacak ya da cesaretini toplayıp gidişatı eline alacaktı. Nitekim, David Foster Wallace’in efsanevi eseri Infinite Jest’e atıf yapan “Year of the Glad” ile açılışı yapan The Chronicles of Marnia’da hayatın zorluğunu kabullenmiş ve müzik sektöründe yer aldığı süre boyunca hayatını rahat bir şekilde idame ettiremeyeceğini idrak eden iyimser bir Marnie Stern karşımıza çıkıyor. Hatta ünlem işaretlerinin yerini soru işaretine bıraktığını söylemek bile mümkün – “…[hatırı sayılır] bir kişi olmak istiyor musun?…”/ “…neden bu kadar uzun sürdü?...” / “…amacım bunu sonsuza kadar yapmaktı, hala başarabilir miyim?…”

Yine birtakım [yetenekli] kişilere haksızlık ediyor olacağım ama bu albümün benim için tek eksikliği Zach Hill. Diğer yandan, bu albümde Zach Hill’in (sert ve manik vuruşlarının) eksikliğinin hissediliyor olmasının nedeni Kid Millions’ın bir ahtapot olmayışından öte, ilk defa bir prodüktörün maharetlerini konuşturmuş olmasından kaynaklanıyor, ki bu da sadece bir değişiklik/yenilik.

image

İyimserlik Marnie Stern ile özdeşleştirilebilen bir düşünce yapısı ise, aksi de geçtiğimiz Cumartesi günü organ yetmezliğinden kaybettiğimiz Jason Molina için söz konusu. Günümüzde, müzisyen olarak yeterince para kazanamamanın en vahim sonucu sağlık sigortası masraflarını karşılayamamak gibi gözüküyor. Jason Molina birtakım sıhhi sorunlarla senelerce ve hatta müzik yapamayacak kadar ağır bir şekilde boğuştuktan sonra çıkmaz yola girip bizleri “Lioness”, “Captain Badass”, “Steve Albini’s Blues”, “Cross the Road, Molina”, “Little Sad Eyes”, “Josephine” ve “Almost Let You In”’ın yer aldığı hazin bir hazine bırakıverdi.  Hüznün dibine vurmak bu demek sanırım.

Hal böyleyken, saygı duruşlarımızı aksatmamak ve herhalikarda iyimserliği elden bırakmamak adına Marnie Stern’e geri dönmek uygun düşecektir. Marnie, Ebay’de annesinin kiyafetlerini satmaya ve gitar dersi verecek öğrenci aramaya devam etsin, kendisi için ek gelir getirecek alternatif bir proje önerisi getirmek istiyorum. Son birkaç senede, daha da belirginleşen/yaygınlaşan bir görüş olarak müzik ve komedi sektörlerinin birbiriyle bağdaştırılmasından ve herhalikarda Marnie Stern’ün röpörtajlarında açığa vurduğu kimliğinden yola çıkarak, stand-up komediye yatkın olabileceği sonucuna vardım.

Hatta kendisine ilk performansında kullanabileceği birkaç konu başlığını da sıralamayı yerinde buldum:

(i) Guitar Center çalışanlarının yetenekli insanları dahi komplekse sokma yetileri,

(ii) Eski erkek arkadaşları,

(iii) Sevgili bulmanın zorluğu,

(iv) Ebay’in cazipliği,

(v) Annesinin evlilikleri,

(vi) Bethany Cosentino (Best Coast) ve Nathan Williams (Wavves) ikilisi.

image

Morrissey seneler sonra bazı kadınlarin, diğer kadınlardan daha büyük vücutlara (daha özel/güzel/belirgin hatlara) sahip oldugunun farkina vardigi gibi “Some Girls Are Bigger than Other Girls”ü yazdi. O gün bugün söz konusu şarkı, çok-arkadaşım-var-ama-işte-sen-diğer-birçoğundan-daha-özelsin demeçlerine, birtakım kutlamalara vesair nacizane anlara konu oldu. Geniş anlamlar yüklenen bu şarkıda verilen mesaji, bugün itibariyle, ben de başkalaştırmak niyetindeyim. Bazı kadınlar, birçok erkekten, daha iyi gitar çalabilir. Bunu görebilmek için önce inanman gerek!

** resimler, marnie stern resmi internet sitesinden edinilmiştir.

ok, coachella: i'm on board for 2014

this town ain’t big enough 

i’m considering a move to l.a.

xoxo#22 - yeah yeah yeahs

Varsa Yoksa Evet

Dört senelik aradan sonra dördüncü albümleri Mosquito’yu piyasaya sürmeden önce Yeah Yeah Yeahs’in olgunlaşma sürecini, Karen O’yu, Maps’i ve benzerlerini kısaca gözler önüne serdik.

2013 yılına hızlı bir giriş yapıldı. Yılın ilk günlerinde piyasaya sürülen Yo La Tengo’nun Fade adlı albümü; ansızın erişim kazanılan, gözlerim demiryolunda/kalbim ise ayaklar altında sloganını benimseyen bir gençliğin kült grubu My Bloody Valentine’ın yaklaşık yirmi iki seneden sonra piyasaya sürdüğü ilk albümü; David Bowie’nin on sene aradan sonra piyasaya süreceğini açıkladığı albümü ve söz konusu albümün ilk iki single’ı; Johnny Marr’ın bu yazının baskıya girdiği tarihlerde internete düşen The Messenger adlı albümü ve daha sırada beklenilen onlarca albüm.

Yaklaşık on üç sene önce ilk konserlerinden birini The White Stripes’in on grubu olarak veren Yeah Yeah Yeahs’in yeni albümü Mosquito’nun piyasaya sürüleceği haberi de, muhtemelen bir önceki paragrafta sıralanan grupların albümlerini edinen/edinecek müzik severlerin az da olsa merakını uyandıracak nitelikte. Indie mabedi Brooklyn çıkışlı Yeah Yeah Yeahs’in hikayesi “insanın hayatı bir günde değişebilir” temasını haiz duygu yüklü bir hikaye. Karen Orzolek (nam-ı diğer Karen O) ile Brian Chase Ohio’daki Oberlin College’daki öğrencilik günlerinden tanışıyor – Karen O muhtemelen lise zamanlarındaki atipik/kendine has kişiliğini varoluşsal bunalım seansları ile pekiştirirken, Brian Chase ise ciddi ve nispeten sorumluluk sahibi bir caz öğrencisi iken arkadaş olmaları an meselesi olsa gerek. Oberlin’den New York Üniversitesi’ne yatay geçiş yapan Karen O, Nick Zinner ile ise New York’ta bir barda tanışır ve tanıştıkları anda aralarında bir bağ oluşur. Bari terk etmek üzere kapıdan çıkan Nick Zinner’i hızlı adımlarla takip eden gözü yaşlı bir Karen O, en kısa zamanda görüşmeleri gerektiğini hayatında ilk defa bir yıldız (meteor) kaymasına şahit olan küçük kız edasıyla söyler. O gecenin ardından aynı daireye çıkarlar, Unitard adlı grubu kurarlar , müzikal çizgilerini değiştirirler ve ilk davulcuların ayrılmasıyla gruba dahil olan Brian Chase ile birlikte Yeah Yeah Yeahs oluşur.

Yeah Yeah Yeahs’i benzerlerinden ayrıştıran birkaç özellik, ergenlik-uzantılı yanılsama ve tatminsizliklerini pop kültürü ile birleştirmeleri, varoluşsal bunalımı haiz/varoluşsal sorgulamalardan usanmayan gençliğin kendilerini ifade edebilecekleri bir mecra yaratmaları ve bir kadın solistin liderliğinde grup dengesini oturtmuş olmaları. Karen O’nun kırılganlığı, her daim bükülmeye hazır ruhu ve birtakım güvensizliklerinin, yakın arkadaşı Christian Joy tarafından “itinayla” tasarlanan nev-i şahsına münhasır/sadece Karen O için yaratıldıkları aşikar olan kıyafetleri ile sahne performansına yansıması ve buna rağmen davulcu Brian Chase ile gitarist ve keyboardcu Nick Zinner’in sakinlik ve dinginliklerini ayrı ayrı korumaları, yeteneklerini (keza sahnedeki varlıkları, keza Yeah Yeah Yeahs haricindeki yan projeleri ile) Karen O’nun gölgesinde kalmaksızın sergilemeleri bu dengenin göstergesi olsa gerek.

Her ne kadar, Yeah Yeah Yeahs kıvam tutturma konusunda sınıfı geçmiş olsa da, Karen O kendisinden biraz daha bahsettirmeyi başarıyor. Sahnede üzerine bira dökerken ya da sahnede oradan oraya kendini atarken (ve ertesi gün yara bere içinde uyanırken) çizmeye çalıştığı “rock yıldızı” görüntüsünden öte, “bakın, ben de sizler gibi başıma gelenlere bazen tahammül edemiyorum”, “ve sizin yerinize ben yapıyorum” mesajını veriyor. Ama işte 90’li yılların büyük çoğunluğunu MTV izleyerek geçiren, Melody Maker okumuş ve alt-kültürün varlığından haberdar (ve hatta alt kültüre hayran) olan bizler için Karen O, “bildiğimiz”, izlemekten hoşlandığımız pop starlardan birisi. İkilemleri, çalkantılı ruhu ve birtakım benzeri yıkım hallerini dışa vuran bir kadın solist. Ve beraberinde yetenekli iyi müzisyen. Burada Karen O’nun herhangi bir kadın solist olduğunu ima etmiyorum, bilakis, kendini olduğu gibi göstermesi, deli kızı tüm samimiyetle sahnelemesi, sesi ve duruşu saygıyı hak etmekle birlikte, günümüz solistlerinden çok daha farklı bir konumda olduğunu gösteriyor. Herşeyden öte, şarkı söylemeye ikna olduğu albüm On Avery Island (bakınız ‘Baby for Pree’, bakınız ‘Gardenhead/Leave me Alone’) olan ve hissiyat yüklemesini tonlamasına doğrudan yansıtan bir solisti ciddiye almamak çok da hakkaniyetli olmayacaktır.

Stephin Merritt’in The Paris Review Book of People with Problems önsözünde yazdığı gibi, [hemen hemen] her hikayede beliren temel problem, kayıp kadınlardır … öyle ki, herkesin bir anneye ihtiyacı vardır, bir annenin bile – onun yerine herkesin eski bir sevgilisi var. “[Artık] evli bir kadınım” bilgisini cümle aleme duyurduğu 2011 yılına kadar, Karen O’nun bilinen eski sevgilileri arasında Liars’ın solisti Angus Andrew ile Spike Jonze yer almakta. Tabii, çoğunluk gibi eski sevgilinin hayaleti, acısı, ağrısı ile sessiz mücadele etmek ya da eski sevgiliden kurtuluşu görünmez coşku ile kutlamak yerine, Karen O bu müstesna doğa olaylarından şarkılar yazarak ve hatta album haline getirerek, onları bir anlamda ölümsüzleştirdi.

Bu şarkıların en hatırı sayılırı hiç kuşkusuz, ülkemiz şartlarında 90lar için Lithium neydiyse, 2000lerin başı için aynı etkiyi yaratmış olan ‘Maps’’dir. Bir ayrılık şarkısından çok, aşk şarkısı olan Maps (My Angus Please Stay), bir iş teklifi alan ve aldığı gibi New York’u ve Karen O’yu terk edecek olan Angus Andrew’a bir gitme/bekle: seni-benim-sevdiğim-gibi-kimse-sevemez çağrısı. Ayaklarını tepe tepe “benim tarzım senin tarzın /aynı kalacağım” derken Karen O, gideceğini bildiği sevgilinin kalabileceğine dair hala bir bekleyiş, bir umut besliyor. Adeta küçük bir kız gibi. Hal böyleyken, sevgiliyi kaybettiğini idrak etmesi ile bunu kabullenmesinin eş zamanlı olmasını da beklememek gerek. Araya fiziksel ve mecazi uzaklık girse ve iki kişinin duygu haritasında birbirinden uzaklaştıklarını gözlemlense de, kızımız hala gözü yaşlı bir şekilde tekrar tekrar “seni-benim-sevdiğim-gibi-kimse-sevemez” diyecektir.

Hikayenin devamında, Karen O, uzaklaşmak adına Los Angeles’a taşınır ve ikinci albümleri Show Your Bones’in tohumlarını atarken bir diğer yandan da özgüvenini tekrardan kazanmaya çalışır. Fever to Tell’in ham enerjisinden, nispeten geleneksel şarkı yapısına geçiş ile beraber sahnede kendini daha az paralayan bir Karen O karşımıza çıktı ikinci albümleriyle. Fever to Tell’de ‘Y-Control’ vardıysa, Show Your Bones’da ‘Way Out’ vardı. Üçüncü albümleri It’s Blitz’e gelindiğinde ise, grup üyelerinin kişisel hayatlarında zaman içinde meydana gelen değişikliklere paralel olarak çatışma halinden, itiraflar silsilesine geçiş yapıldı. Bir diğer deyişle, daha önceki albümlerde (ve özellikle Fever to Tell’de) belirgin olan öfke ve biz-daha-kendimizi-ciddiye-almazken-etrafımızdaki-herkesin-bizi-ciddiye-almasının yol açtığı endişe devreden çıkınca synthesizer ve dolayısıyla disko etkili melodiler ortaya çıktı. Fever to Tell’in ‘Maps’’ine karşılık, It’s Blitz’de ‘Hysteric’ vardı ve ‘Maps’ kadar duygusal olarak çıplak olsa da, bu şarkıda haklı bir bekleyiş, umut besleme hali mevcut idi.

Dördüncü albümleri, Mosquito’nun prodüktörlüğünü yine David Sitek ve Nick Launay tarafından yapılmış ancak Kool Keith’in eşlik ettiği bir şarkıya da James Murphy’nin sihirli parmakları değmiş. Bunlara ek olarak, Karen O’nun neden hakkında daha çok şarkılar yok diye hayıflandığı ve albüme adını verecek kadar tutkulu bir şekilde nefret ettiği sivrisinekler ve uzaylılar tarafından gerçekleştirilen bir istila hakkında yazdığı şarkılar yer alıyor Mosquito’da. Peki grup üyeleri dört senelik arada neler yaptılar ve bu albümden neler beklemek makul olacaktır? Nick Zinner ayrılık ile bocalamakta, Karen O ise Los Angeles’dan New York’a taşınmanın verdiği sorunlarla (geçmişten gelen hayaletler) mücadele etmekte oldugundan yaratım ve kayıt aşamalarında hüzünlü bir hava hakimmiş. (Brian Chase, tüm bu duygusal girdaba bulaşmaksızın büyük ihtimalle sakin ve nispeten normal bir hayat sürmekteydi). Tabii, on üç sene aradan sonra yeni bir Fever to Tell ya da Show Your Bones beklemek çok da makul olmayacaktır, ancak duygusal iniş ve çıkışların, az biraz geleneksel şarkı yazımı ile birleştiği, sinirin/hüznün/adaptasyon sorununun uzaylı ya da sivrisinek ve benzerleri vasıtasıyla dile getirildiği bir düzenin bizleri beklediği düşünülebilir. 

ok, coachella: i'm on board for 2014!

00:00 Dramamine
07:20 Ocean Breathes Salty
11:52 3rd Planet
18:36 Be Brave
23:27 Satin In A Coffin
26:36 Paper Thin Walls
32:43 King Rat
37:27 Cowboy Dan
44:44 The View
48:52 Float On

pawnee zoo

let’s go to the bulge tonight!

diplobrat/canısı’nın şehri terk etmesinden sonra dinamo fm’de (geçmiş günlerin bir yeniden yapılanması olan) TrackRecord olarak 13melek ile birlikte yayın hayatına devam ediyoruz. 
http://trackrecordradio.tumblr.com/

diplobrat/canısı’nın şehri terk etmesinden sonra dinamo fm’de (geçmiş günlerin bir yeniden yapılanması olan) TrackRecord olarak 13melek ile birlikte yayın hayatına devam ediyoruz. 

http://trackrecordradio.tumblr.com/

on divisadero - bir mart 2013
thee oh sees’in yeni albümü “floating coffins” pek şahane olacak sanırım.

on divisadero - bir mart 2013


thee oh sees’in yeni albümü “floating coffins” pek şahane olacak sanırım.